Muris Muvazaası Nedeniyle Açılan Tapu İptal ve Tescil Davaları
Bu makale “Terazi Hukuk Dergisi, Sayı 147, Kasım 2018, Sayfa 88-101” de yayınlanmıştır.
I. Genel Olarak Muvazaa
A. Muvazaa Kavramı
Sözleşme özgürlüğü ilkesi TBK’nın 26. maddesinde düzenlenmiş olup, düzenlemeye göre hu-kukumuzda sözleşme özgürlüğü ilkesi geçerlidir. Yani, kanundaki bir takım sınırlamalar hariç, kişiler, özel hukuk alanında özel ve tüzel kişilerle olan ilişkilerini var olan hukuk düzeni içinde kalmak koşuluyla diledikleri gibi düzenlemek, diledikleri konuda diledikleri ile diledikleri tipte sözleşme yapmak hak ve özgürlüğüne sahiptirler. Taraflar bu özgürlüğü kullanırken, TBK’nın 27. maddesinde yer alan kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırı olmamasına, konusu imkânsız sözleşme yapmamaya dikkat etmelidirler. Çünkü bu nedenler kesin hükümsüzlük (butlan) nedenleridir. Ayrıca ayırtım gücü, şekil koşulları ve muvazaa da but-lan sebeplerindendir.
Muvazaa (danışıklı iş), vaz kökünden türetilmiş bir kelime olup, gerçeğe uygun olmayan hare-ket ve işlemlerde bulunmak anlamına gelir. Sözleşme hukukunda muvazaa, üçüncü kişileri yanıltmak, aldatmak amacı ile tarafların kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında sonuç doğur-mayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır. İki tarafın iradesiyle beyanları arasında istenerek yaratılan bir uygunsuzluk halidir. Oysa kural olarak irade bildiriminde irade ile beyanın birbirleri ile uyumlu olmaları gerekir. Çünkü sözleşme sözleşenlerin karşılıklı ve birbirlerine uygun iradelerinin birleşmesi ile olur.
Muvazaada, taraflar aralarında bir muvazaa anlaşması yaparlar. Bu anlaşma ile taraflar, muvazaalı işlemin üçüncü kişilere karşı göstermelik bir sözleşme olduğu, kendi aralarında geçerli olmadığı konusunda anlaşırlar. Muvazaadan söz edebilmek için irade ile beyan arasındaki uygunsuzluğun kasti olarak yaratılması gerekir. Böylece, yaptıkları hukuki işlemin niteliği ile ilgili olarak üçüncü kişileri yanıltma konusunda işbirliği yapmış olurlar.
Muvazaa genel olarak sözleşmelerde söz konusu olur. Ayrıca, varması gerekli tek taraflı irade beyanıyla meydana gelen hukuki işlemlerde de söz konusu olabilir. Buna rağmen vasiyetname, vakıf kurma, ilan suretiyle vaat gibi ulaşması gerekli olmayan irade beyanına dayanan bir taraflı hukuki işlemlerde muvazaa olmaz. Yine resmi memurun sadece sözleşmeye resmilik kazandırdığı sözleşmelerde muvazaa mümkün iken, resmi memurun sözleşmeye iradesini kattığı sözleşmelerde muvazaa mümkün değildir.
B. Muvazaanın Unsurları
1. Görünüşteki İşlem
Muvazaalı olan işlem bu işlem olup, taraflar bu işlemle üçüncü kişileri aldatmak, onlara kendi gerçek iradelerine uygun olmayan bir hususu varmış gibi göstermek isterler. İrade ile beyan arasındaki bu uyumsuzluk, irade bozuklukları gibi durumlara dayanan ve bu nedenle istenmeyerek oluşan bir durum olmayıp, taraflarca kasten yani bilerek ve isteyerek meydana getirilen bir uyumsuzluktur. Bu uyumsuzluk şu şekilde meydana gelir; taraflar görünüşte bir sözleşme yaparak ger-çek irade ve amaçlarını gizlerler. Yargıtay içtihatları ve doktrindeki genel kabule göre, işlem kuran tarafların beyanları gerçek iradelerine uymadığı için görünüşteki işlem geçersizdir. Görünüşteki işlemin muvazaa nedeniyle geçersiz olduğunun üçüncü kişilere karşı ileri sürülemeyeceği istisnai durumlar; yazılı borç ikrarı, tapu kütüğüne güvenin korunması ve dürüstlük kuralıdır.
2. Muvazaa Anlaşması
Tarafların, görünüşteki işlemi sırf üçüncü kişileri aldatmak için yaptıklarına ve kendi araların-da hüküm ifade etmeyeceğine dair yaptıkları anlaşmaya denir. Muvazaa anlaşması, herhangi bir şekil koşuluna bağlı olmayıp, yazılı ya da sözlü herhangi bir şekilde yapılabilir. Hatta görünüşteki sözleşme şekle tabi bir sözleşme olsa bile, muvazaa sözleşmesi bir şekil kuralına tabi değildir. Görünüşteki sözleşmenin şekle bağlı olması halinde muvazaanın ancak yazılı delil ile ispatlanabileceğine ilişkin kural, muvazaa sözleşmesinin şekli ile ilgili olmayıp, yalnız ispata ilişkindir. Çünkü görünüşteki sözleşme yazılı ise, aksi HMK’nın 201. maddesi gereği ancak yazılı bir belge ile ispatlanabilir. Tarafın kabulü veya ikrarı ve yemin delili ile de ispatlanabileceği unutulmamalıdır. Muvazaa anlaşması, görünüşteki işlemin tamamını konu ediniyorsa “tam muvazaa”, bir kısmını konu ediniyorsa “kısmi muvazaa” söz konusu olur.
3. Aldatma Kastı
Başka bir görünüş yaratarak, gerçek amacın gizlenmesidir. Bu yolla üçüncü kişiler aldatılmaktadır. Asıl amaç üçüncü kişileri aldatma isteği olup, muvazaalı işlem bu nedenle yapılmaktadır. Mutlaka üçüncü kişilere zarar verilmesi gerekmez. Bazen kimseye bir zararı olmadan, sadece gizleme kastedilir.
4. Gizli İşlem
Nispi muvazaada, tarafların gerçek iradelerine uygun, ancak çeşitli nedenlerle görünüşteki iş-lemin arkasına sakladıkları işleme gizli işlem veya gizli sözleşme denir. Görünüşteki işlem ta-rafların gerçek irade ve isteklerine uygun olmamasına rağmen, gizli işlem tarafların irade ve isteklerine uygun olup, asıl yapılmak istenen gizli işleme konu olandır. Gizli sözleşme ile muvazaa sözleşmesi ayrı kimlikleri olan bağımsız sözleşmelerdir.
Gizli sözleşme, görünürdeki sözleşmenin niteliğini değiştiriyorsa yani tamamına egemense tam muvazaa; bazı unsurlarını değiştiriyorsa yani bir kısmına egemense kısmi muvazaa söz konusu olur.
Gizli sözleşmenin niteliği aynı zamanda yapılan muvazaanın hangi tür bir muvazaa olduğunu da belirler. Birinci halde, yani gizli sözleşme ile yalnız görünüşteki sözleşmenin geçerli olmadığı kararlaştırılmışsa mutlak (adi, yalın) muvazaa söz konusudur. İkinci halde, yani gizli sözleşme bir edime ilişkin bir hususu içeriyorsa ve görünüşteki sözleşme ile edime ilişkin gizli sözleşmenin gizlenmesi amaçlanıyorsa artık nispi (mevsuf, vasıflı) muvazaa söz konusudur. Gizli işlem, sadece nisbi muvazaada söz konusudur. Çünkü mutlak muvazaada taraflar sadece üçüncü kişileri aldatmak amacıyla bir sözleşme yapar, ayrıca gizli bir sözleşme yapmazlar.
Muvazaa anlaşması hiçbir şekle tabi olmamasına rağmen, gizli işlemin kanunların öngördüğü şekilde yapılması geçerlilik şartıdır. Yukarıda belirtildiği üzere gizli sözleşme kanunların aradığı şekil şartlarında yapılmış ve iptalini gerektirir bir neden yoksa geçerlidir. Örneğin, tapulu taşınmazların devri TBK’nın 237., TMK’nın 706. ve Tapu Kanunun 26. maddelerine göre resmi şekilde düzenlenen sözleşme ile mümkün olup, tarafların gizli sözleşme ile yaptıkları bağış sözleşmesi, aslında tarafların iradelerine uygun olmasına rağmen resmi şekilde yapılmadığından geçersizdir. Yine resmi şekilde yapılan ve üçüncü kişileri aldatmak için düzenlenen satış sözleşmesi ise, muvazaalı olduğundan geçersizdir. Ancak, aynı durum tapusuz taşınmazlar için geçerli değildir. Çünkü tapusuz taşınmazlar -taşınırlar gibi- TMK’nın 763. maddesi gereği zilyetliğin devri ile mülkiyeti de devredildiğinden, yani gizli bağış sözleşmesi herhangi bir şekle tabi olmadığından, gizli bağış sözleşmesi geçerli olup, muvazaa nedeniyle iptaline karar verilemez.
C. Muvazaanın Çeşitleri
Muvazaa, mutlak ve nisbi muvazaa olmak üzere ikiye ayrılır.
1. Mutlak (Adi) Muvazaa
Tarafların, gerçekte herhangi bir işlem yapmayı düşünmedikleri halde, sırf üçüncü kişilere kar-şı onları aldatmak amacıyla bir işlem yapmış gibi gözükmek için görünüşte bir işlem yapmaları halinde mutlak muvazaa hali söz konusudur. Bu muvazaa türüne adi (yalın) muvazaa da denmektedir. Üç unsurdan oluşur; görünüşteki işlem, muvazaa anlaşması ve aldatma kastıdır. Gizli anlaşma (muvazaa anlaşması), görünüşteki sözleşmenin hiç bir hüküm doğurmayacağına ilişkindir.
Örneğin, bir kişinin alacaklıların takibinden kurtulmak için mallarını bu konuda anlaştığı kişi-ye satması; kiracısını çıkarmak için kiralananı bir üçüncü kişiye devretmesi veya arkadaşının itibarını arttırmak için borçlu olmadığı halde arkadaşı lehine bir borç senedi düzenlemesi gibi. Her iki örnekte de, malikin gerçekte devir iradesi mevcut olmayıp, bir sonuç elde etmek amacıyla taşın-mazı devretmektedir.
2. Nisbi (Nitelikli) Muvazaa
a. Genel Olarak
Mutlak muvazaanın aksine, nisbi muvazaada, taraflar bir sözleşme yapmak istemekte ancak bu sözleşmeyi başka bir sözleşme altına gizleme gereği duymaktadırlar. Yani yapmak istedikleri gerçek sözleşmenin niteliğini, koşullarını veya taraflardan birini gizlemek için görünüşteki sözleşmeyi kullanırlar. Muvazaanın bu çeşidinde, gizli anlaşma (muvazaa anlaşması) görünüşteki sözleşmenin yerine bir başka sözleşmenin geçirilmesine ilişkindir. TBK’nın 19. maddesindeki düzenleme nispi muvazaaya ilişkindir.
Bu muvazaa türünün en iyi örneği muris muvazaası olup, muris gerçekte mal bağışlamak istediği mirasçısına satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile devreder. Bu örnekte görünüşte-ki sözleşme satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi iken, gizli sözleşme ise bağış sözleşmesidir. Ayrıca, şufa hakkının kullanılmasını önlemek için taşınmazı satmak isteyen malikin bağışlama veya trampa yoluna gitmesi de nisbi muvazaaya örnektir. Bir başka örnek de, bağışlama sözleşme-sinin ölünceye kadar bakma sözleşmesinin arkasına gizlenmesi.
Nisbi muvazaa, görünüşteki işlem, muvazaa anlaşması, aldatma kastı ve gizli işlem olmak üzere dört unsurdan oluşur.
b. Nisvi Muvazaanın Çeşitleri
Nisbi muvazaa aşağıda belirtilen çeşitli şekillerde yapılmaktadır:
Tarafların gizli işlemi, görünüşteki işlemin niteliği ve içeriğini değiştirmek için yapmaları halinde sözleşmenin niteliği ile ilgili muvazaa söz konusu olur. Bu muvazaa çeşidine ‘sözleşmede muvazaa’ da denir. Uygulamada en çok rastlanan örneği, muris muvazaasıdır.
Tarafların görünüşteki işlemi ciddi olarak yapmak istemekle birlikte, bunun bazı şartlarını ger-çek iradelerinden farklı olarak tayin etmeleri halinde sözleşmenin konusunda veya şartlarında yapılan muvazaa söz konusu olur. Bu muvazaa çeşidine ‘kısmi muvazaa’ da denir. Örneğin, şufa hakkının kullanılmasının engellenmesi amacıyla satış parasının tapuda fazla gösterilmesi (bedelde muvazaa). Bedelde muvazaada, taraflar şekil koşullarına uygun olarak görünüşte bir sözleşme gerçekleştirdiklerinden ve yalnız sözleşmenin bedel unsurunu farklı gösterdiklerinden, bu şekilde-ki sözleşmenin tamamının geçersiz sayılması adil olmayacağından ve geçerli şekil şartlarına sahip olmasına rağmen bu şekildeki bir sözleşmedeki bedelin muvazaalı olduğunu iddia ederek sözleş-menin iptalini sağlamaya çalışmanın hakkın kötüye kullanılması olacağından sözleşme geçerli sayılacak, ancak bedel yönünden sözleşmenin uyarlanması gündeme gelecektir. Ayrıca, yürürlük-teki mevzuat da, bu tür sözleşmeleri geçerli kabul etmiş, bedelin eksik gösterilmesi nedeniyle ek-sik ödenen harcın tamamlatılması yoluna gidilmesi yolunda düzenleme yapılmıştır. Açıklanan nedenlerle bedelde muvazaa halinde sözleşmenin tümden geçersiz sayılması Yargıtay içtihatları ile kabul edilmiş olup, sözleşmenin taraflarına bedelde muvazaa iddiasında bulunma imkânı tanınmamış, ancak üçüncü kişilerin bedelde muvazaa iddiasında bulunmalarına imkân tanınmıştır. Örneğin, önalım hakkını kullanan paydaş, bedelin yüksek gösterildiği yani satış sözleşmesi taraflarının şufa hakkının kullanılmasını önlemek için bedelde muvazaa yaptıklarına ilişkin iddiasını her türlü delille ispat edebilir. Ancak, gösterilen bedelin sembolik olması halinde artık bedelde muvazaa değil, sözleşmenin niteliğinde muvazaa söz konusu olacağından sözleşmenin tümü ile geçersizliğine karar verilecektir. Örneğin, kişi aslında bağışlamak isteği taşınmazını, muvazaa iddiasın-dan kurtarmak için satış gösterip, sembolik bir bedelle devrederse, artık bedelde muvazaa değil, sözleşmenin niteliğinde muvazaa söz konusu olur.
“…Önalım davalarında bedel, satıcı ile alıcı arasında yapılan satım sözleşmesinde kararlaştırılan satış bedeli ile bu satış sebebiyle alıcı tarafından tapuda ödenen harç ve masraflar tutarından ibarettir. Ancak dava açan paydaş satış sözleşmesinin tarafı olmadığından bedelde muvazaa yapıldığı iddiasında bulunabilir. Davacı, bu iddiasını ibraz edeceği her türlü delille kanıtlayabilir…” (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi E. 2008/11670 K. 2009/1453 T. 2.3.2009)
Görünüşteki işlemde, tarafların gerçek iradesine uygun olan hukuki işlemden taraf olarak istifade eden kimsenin yerine başka birisi ikame edilmişse, sözleşmenin tarafında muvazaa söz konusu olur. Bu tür muvazaada, sözleşmenin taraflarından biri aslında gerçekte kendi adına değil de bir başkası adına hak edinmekte veya borçlar altına girmektedir. Burada, gizli sözleşme görünüş-teki sözleşmenin tarafları arasında değil, görünüşteki sözleşmenin bir tarafı ile gizli sözleşme imzalanmaktadır. Görünüşteki sözleşmenin diğer tarafı ise, tamamen bir görünüş yaratmak amacıyla sözleşmede bulunur. Şahısta muvazaa ile namı müstear farklı kavramlardır.
D. Muvazaanın Sonuçları
TBK’nın 19/1. maddesine göre, “Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.”
Bu düzenleme gereği, görünüşteki işlem tarafların gerçek ve ortak iradelerine uygun olmadığından geçersizdir. Çünkü görünüşteki işlem tarafların birbirlerine uygun beyanları ile oluşsa da, taraflar bu sözleşmenin aslında geçerli olmasını istememektedirler. Muvazaalı hukuki işlem geçersiz olduğundan ve geçersizlik baştan itibaren sözleşmenin geçersiz sayılması şeklinde olduğundan, taraflar arasında herhangi bir alacak veya borç doğurmaz. Bu nedenle sözleşmenin iptali yerine geçersiz olduğunun tespiti yönünde hüküm kurmak daha doğrudur. Zaten bu karar yenilik doğuran (inşai) bir karar olmayıp, açıklayıcı (ihdasi) bir karar niteliğindedir. Bu nedenle örneğin ecrimisil istemi iptal ve tescil kararının kesinleştiği tarihten değil, hakkın doğduğu tarih itibarıyla hükme bağlanmalıdır.
Sözleşmenin geçersizliğinin tespiti uygulamada mutlak butlan ile benzer sonuçlar doğurduğundan, taraflar arasında alacak ve borç ilişkisi doğmaz. Bu nedenle verilen şeylerin iadesi gerekir. Kendileri neden olduklarından yani muvazaalı sözleşmeyi bilerek ve isteyerek yaptıklarından ve bu şekilde sözleşmenin geçersizliğini baştan itibaren kabul ettiklerinden, taraflar bir zarara uğramış olsalar bile, menfi veya müspet zararlarını birbirlerinden isteyemezler. Muvazaalı sözleşme-ye bağlı cezai şart, kefalet gibi feri şartlarda geçersizdir.
Muvazaalı sözleşme ile bir taşınmaz temliki yapılmışsa, yapılan tescil yolsuz tescil durumundadır. Çünkü tapu siciline yapılan tescilin hukuken geçerli bir sebebe dayalı olması gerekir. Yani tescil, hukuki sebebe bağlı (illi) tasarruf işlemidir. Bu husus TMK’nın 1015, 1024 ve 1025. maddelerdeki düzenlemelerden anlaşılmaktadır. TMK’nın 1015/1. maddesine göre, tescil, terkin ve değişiklik gibi tasarruf işlemlerinin yapılabilmesi, istemde bulunanın, tasarruf yetkisini ve hukuki sebebi belgelemiş olmasına bağlıdır. Aynı şekilde TMK’nın 1024/2. maddesine göre, “Bağlayıcı olmayan bir hukuki işleme dayanan veya hukuki sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur.” Düzenlemeye göre, geçerli bir hukuki sebebe dayanmayan tescil yapılmış veya başlangıçta geçerli sebebe dayalı bir tescil olmasına rağmen sonradan geçersiz hale gelmiş ve bu şekli ile gerçek hak durumuna uymayan bir durum oluşmuşsa “yolsuz tescil” söz konusudur. Bu nedenlerle tapu kaydının dayanağını oluşturan sözleşmeler muvazaalı olmaları nedeniyle hükümsüzseler hukuki yararı bulunan herkes tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
“…Her ne kadar, muvazaayı düzenleyen 6098 Sayılı TBK’nın 19. (818 Sayılı BK’nın 18.) maddesinde ve öteki kanun hükümlerinde muvazaalı sözleşmelerin hüküm ve sonuçları hakkında bir açıklık bulunmamakta ise de; taraflar arasında alacak ve borç ilişkisi doğurmayacağı, muvazaanın varlığının hiçbir süreye bağlı olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği, mahkemece kendiliğinden (resen) göz önünde bulundurulması gerektiği, belirli bir sürenin geçmesi, sebebin ortadan kalkması veya ilgililerin olur (icazet) vermesi ile geçerli hale gelmeyeceği, uygulamada ve bilimsel görüşlerde ortaklaşa kabul edilmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki, muvazaa sebebiyle geçersiz sözleşmeye dayanılarak bir taşınmazın tapuda temliki yapılmışsa bu tescil yolsuz bir tescil hükmündedir. Tapuda yapılan temlik ve tesciller illi işlemler olduğundan tapunun dayanağı sözleşme geçersiz ise tapu kaydının da Medeni Kanunun 1025. maddesine göre iptali gerekir. Ayrıca muvazaalı sözleşmeler yapıldığı andan itibaren taraflar arasında hüküm ve sonuç doğurmayacağından açılan dava sonunda verilen karar, yenilik doğurucu (inşai) bir hüküm değil, açıklayıcı (ihdasi) bir hüküm durumundadır…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 2013/7586 K. 2013/10272 T. 19.6.2013)
Gizli işlem ise, tarafların gerçek iradelerini yansıttığından bu yönden geçerlidir. Ancak, “…muvazaaya dayalı davalarda, murisin dava konusu işlemi muvazaa amacıyla yaptığı ispatlana-bilirse bu hukuki işlem veya sözleşme tarafların gerçek iradelerini aksettirmedikleri için geçersiz olup, taraflar arasında hiç bir sonuç doğurmazlar. Ne var ki, taraflar arasındaki üzeri muvazaa ile örtülü alt-gizli sözleşme ilke olarak ve özü itibariyle geçerlidir. Zira onun muvazaalı bir sözleşme altına gizlenmiş olması geçerliliğine zarar veremez. Aksi halde, Borçlar Kanunu’muz da yer alan sözleşme serbestisi ana ilkesi bertaraf edilmiş olur. Gizli sözleşmenin geçersiz olması, ancak onun hukuka, ahlaka aykırı olması veya yerine getirilmesi imkânsız olması ve nihayet gizli sözleşmenin oluşumu bir şekle bağlanmış ise, o şekle uyulmamış olması hallerine münhasırdır…” (Yargı-tay 11. Hukuk Dairesi E. 1998/9242 K. 1999/4123 T. 18.05.1999)
Hâkim, muvazaayı görevinin gereği olarak kendiliğinden (resen) göz önünde tutmalı, muvazaaya ilişkin deliller, iz ve emareler görürse muvazaa olup olmadığını ortaya çıkarmak için resen araştırma yapmak zorundadır. Ancak, resen araştırma yapması için mutlaka muvazaa olduğuna ilişkin bir iddia veya savunmanın bulunması gerekir. Savunma yolu ileri sürülen muvazaa iddiası bir def’i olmayıp, itiraz niteliğindedir.
“…hâkimin muvazaayı istek olmaksızın re’sen göz önünde tutması gerektiğine; muvazaa sebebinin ortadan kalkması veya bir zamanın geçmesi ile görünüşteki işlemin geçerli hale gelmeyeceği kuşkusuz bulunduğuna; muvazaanın gerek def’an ve gerekse dava yoluyla her zaman ileri sürüle-bileceğine, bir başka ifade ile muvazaa iddialarında zamanaşımı söz konusu olmadığına…” (Yargı-tay Hukuk Genel Kurulu E. 1981/1-497 K. 1983/719 T. 22.6.1983)
Muvazaalı sözleşmeler başkan itibaren geçersiz sözleşmelerdir. Bu nedenle dava sonucu verilen iptal kararları yenilik doğurucu (inşai) karar olmayıp, açıklayıcı (ihdasi) kararlardır.
“…gayrimenkul mülkiyetinin edinilmesinde tapuya tescil asıldır. Ancak, tescilin geçerliliği için de hukuken geçerli bir sebebe dayanması gerekir. Olayda davalılar adına olan tapu kaydının oluşmasının muvazaa ile illetli bulunduğu mahkeme ilamı ile belirlenmiştir. Muvazaa, en kısa olarak irade ile beyan arasında üçüncü şahısları aldatmak amacıyla kasten yaratılan aykırılık olarak tanımlanabilir. Doktrinde benimsenen ağırlıklı görüşe göre de muvazaanın müeyyidesi sözleşmenin butlanıdır. O itibarla da sözleşmenin icra olunduğu tarihten itibaren muayyen bir sürenin geçmiş olması veya sözleşmeye icazet verilmesi yahut akitlerin yükümlülüklerini ifa etmeleri muvazaalı sözleşmeye geçerlilik kazandıramaz. Bu nedenledir ki muvazaa hukuksal sebebine dayalı tapu iptal davaları açılması herhangi bir süreye tabi değildir. Belirtmek gerekir ki muvazaa sebebine dayalı iptal davaları da temelde geçersiz olan sözleşmelere karşı ileri sürülür. Olayda… murisin ölüm tarihinden itibaren pay oranında ecrimisil talep edilmiştir… temliki sağlayan satış sözleşmesinin muvazaa sebebiyle geçersizliği gözetilerek miras bırakanın ölüm tarihinden itibaren davalıların ecrimisil ile sorumlu tutulmaları doğrudur…” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 1990/3-645 K. 1991/75 T. 13.2.1991)
Zaman geçmekle, muvazaa nedeni ortadan kalkmakla veya taraflar onay vermekle muvazaalı işlem geçerli hale gelmez.
E. Muvaazayı Rağmen Geçerli Sayılan İşlemler
Gizli işlemin kanunun öngördüğü şekle uygun yapılmamış olmasına rağmen geçerli sayıldığı haller; bedelde muvazaa ve dürüstlük kuralıdır.
1. Bedelde Muvazaa
Bedelde muvazaa halinde tapu kayıtlarına geçen bedelin tarafların gerçek iradesine uymaması nedeni ile görünürdeki satım sözleşmesi muvazaalıdır ve geçersizdir. Tarafların kendi aralarında kararlaştırdıkları bedel üzerinden gerçekleştirdikleri satım sözleşmesi ise, resmi şekil şartına uyulmadığından geçersizdir.
Bu tür muvazaa kısmi muvazaa şeklinde olup, sözleşmenin tamamı yani niteliği değil, sadece bir unsuru ayni bedel unsuru muvazaalıdır. Bedel sözleşmede gerçek iradeleri ile belirlenen bedel-den farklı gösterilmiştir.
Ancak Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarına göre, bedelde muvazaa yapılması halinde muvazaa nedeniyle sözleşmenin geçersizliği ileri sürülemez.
“…taraflar görünüşteki sözleşmeyi yapmayı ciddi olarak istemekte ve niteliğinde (vasfında) de anlaşmaktadırlar. Ancak burada bedel, gerçek bedelden az veya fazla gösterilmektedir… Somut olaya gelindiğinde: … yapılan işlem taşınır mülkiyetinin nakledilmesi hususunda 2918 Sayılı Trafik Kanununun 20. maddesi uyarınca geçerlilik kazanmış bulunmaktadır. Alıcının bedelden doğan borcunu tümüyle yerine getirmemiş olması resmi sözleşme ile doğan hukuki sonucu değiştiremez. Adi yazılı senetteki gerçek bedelden bir kısmının ödenmemesi satıcıya, bedelin ödenmeyen bölümünün tahsilini isteme hakkı verecektir. Bu bedeli ödediğini ispat külfeti ise yukarıda da açıklandığı üzere davalıdadır…” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2011/19-841 K. 2012/144 T. 14.3.2012)
“…Dava, limited şirket hisse devir bedelinin tahsiline ilişkin olup, taraflar arasında 26/07/2011 tarihinde noterde hisse devir sözleşmesi düzenlenmiş ve devir bedeli 2.500,00 TL olarak gösterilmişse de aynı tarihte taraflar devir bedelinin 15.000,00 TL olduğuna ve oluşturulacak ödeme planıyla ödeneceğine dair de adi yazılı belge düzenlemişlerdir. 26/07/2011 tarihli belgeden tarafların bedelde muvazaa yaptıkları ve bu bedelin noterde ödenmediği anlaşıldığına göre mahkemece taraflar arasında düzenlenen belgeye itibar edilerek bir karar verilmesi…” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E. 2013/3050 K. 2013/19136 T. 30.10.2013)
“…Dava konusu edilen şuf’alı payların davalıya 12.1.1995 tarihinde 30.408.000 lira bedel ile satıldığı tapudan gelen yazıdan anlaşılmaktadır. Davalı akdin tarafı olduğu için bedelde muvazaa iddiasında bulunamaz. Dava satışı izleyen 1 ay içerisinde açıldığından uzun süre sonra açılmış davalarda ileri sürülen aradan geçen süre içerisinde ekonomik ve objektif nedenlerle değer artışının nazara alınması gerektiği görüşünün olayda uygulama yeri de bulunmamaktadır…” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 1997/6-256 K. 1997/518 T. 11.6.1997)
2. Dürüstlük Kuralı
TMK’nın 2. maddesindeki iyiniyet objektif iyiniyet yani dürüstlük kuralı olup, düzenlemeye göre, “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.”
Bu kuralın amacı, kişilerin haklarını ve borçlarını yerine getirirken doğru, namuslu, ölçülü ve yaptığı eylemin sonucunu bilebilecek bir kimsenin benzer olaylardaki gibi davranmasını sağla-maktır. Ancak, TMK’nın 2. maddesi genel kural olup, ancak özel ve pozitif bir hukuk kuralı bu-lunmadığı zaman uygulanmalıdır. Aksi halde, her olayın TMK’nın 2. maddesi ile çözümlenmesi halinde, belirsiz, soyut, kişiden kişiye değişen hakkaniyet kurallarına göre çözümlenmesi yoluna girilmiş olur ki, bu da büyük sakıncalara yol açar ve toplum düzeninin bozulmasına neden olur.
“…meselelerin objektif bir şekilde çözümü, ancak Medeni Kanunun 2. maddesinde yer alan kuraldan yararlanmak suretiyle mümkün olabilir… Bu gün hâkim olan fikre göre, hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hâkime özel ve istisnai hallerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme imkânını sağlamaktır…
Medeni Kanunun 2/2. maddesindeki kuralla, Kanunun ve hakkın mutlaklığı kuralına istisna getirilmektedir. Ancak, bu kuralın taliliği (yani ikinciliği) de gözetilerek; öncelikle her meseleye ona ilişkin kanun hükümleri tatbik edilecek; uygulanan kanun hükümlerinin adalete aykırı sonuçlara neden olabildiği bazı istisnai durumlarda da, 2/2. maddedeki kural, haksızlığı tashih edici bir şe-kilde uygulanabilecektir…” (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu E. 1983/3 K. 1984/1 T. 25.1.1984)
Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, şekle aykırı olarak yapılan işlemden doğan edimlerin ifasından sonra şekle aykırılığı dile getirmek, hakkın kötüye kullanılması teşkil eder.
“…Bir akdin taraflarından birinin o akdin ifa olacağı hususunda o güne kadar süregelen davranışları ile karşı tarafa tam bir güvence vermiş ve karşı taraf da akdin yerine getirileceği inancına iyi niyetle bağlanarak kendisine düşen edimleri yerine getirmiş ise artık akdin şekil yönünden geçersizliğini ileri sürmesi hakkın kötüye kullanılması niteliğini taşır ve bu savunma kanuni himayeden yoksun kalır…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 1980/4090 K. 1980/6191 T. 06.05.1980)
II. Muris Muvazaası
A. Genel Olarak
Muris muvazaasında, mirasbırakan ile sözleşmenin karşı tarafı malın temliki hususunda anlaş-makta, ancak görünüşteki sözleşmenin niteliği değiştirilmektedir. Mirasbırakanın gerçek amacı bağış iken, genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi yaparak gizli sözleşmeyi gizler. Buradaki gizli sözleşme bağış, görünürdeki sözleşme ise satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesidir. Muvazaalı olan görünürdeki sözleşme olan satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesidir.
Bir gizli sözleşme bulunduğundan muris muvazaası, TBK’nın 19. maddesinde düzenlenen bir nisbi (tam) muvazaa niteliğindedir.
Hem gizli sözleşmede ve hem de görünürdeki sözleşmelerin amacı temlik olup, taraflar temlik konusunda anlaşmışlardır. Ancak görünürdeki sözleşme yasal kurallarına uygun yapılsa dahi, gizli sözleşme eğer yasal şekil kurallarına uygun yapılmazsa, gizli sözleşme yasal şekil kurallarına uygun olmadığından ve görünürdeki sözleşme ise muvazaalı olduğundan her ikisi de geçersizdir. Bu nedenlerle mirasbırakanın bazı tasarruflarında örneğin taşınır mallar ile tapusuz taşınmazların devirlerinde muris muvazaası uygulanmaz. Çünkü bu temliklerde görünürdeki satım sözleşmesi muvazaalı olduğundan geçersiz olsa da, bağış olan gizli sözleşme herhangi bir şekle bağlı olmadığın-dan, gizli sözleşmenin şekil eksikliğinden dolayı iptali yoluna gidilemediğinden, mirasbırakanca muvazaalı bir devir yapılsa dahi, muris muvazaası nedeniyle iptali yoluna gidilemez.
Muris muvazaasında mirasbırakan ile karşı taraf arasında yapılan muvazaa anlaşması mevcut olup, amaç mirasçıları aldatmak, mirasçılarından mal kaçırmaktır. Bu amaç ise görünürdeki sözleşme ile gerçekleştirilir. Asıl amaç gizli bağış olmasına rağmen görünürde bu işlemi satış sözleşmesi veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi olarak gerçekleştirilir.
Mirasçının aldatılması yani mirasçıdan mal kaçırılması amaç edinildiğinden davacı mirasçı sözleşmenin tarafı olmadığından üçüncü kişi konumundadır. Aslında muris muvazaası ile zarar uğrayan kişidir. Çünkü miras payı azalmakta veya tamamen yok olmaktadır. Aşağıda ayrıntısı ile açıklanacağı üzere bu husus özellikle ispat açısından önemlidir.
Yukarıda da belirtildiği üzere, bu muvazaa türünün bünyesinde iki farklı sözleşmenin yer alma-sı nedeniyle nisbi muvazaa niteliğindedir. Bu muvazaa türünde, mutlak muvazaanın aksine, gerçek iradelerine uygun olan sözleşme, başka bir sözleşme altına gizlenmektedir. Genelde muris ile karşı taraf, aralarındaki bağış sözleşmesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlerler. Genel muvazaada üçüncü kişiler aldatılmaktayken, muris muvazaasında ise amaç, mirasçıları aldatmak, onlara zarar vermektir.
“…Muris muvazaası, niteliği itibariyle 818 Sayılı Borçlar Kanunu (BK’nın 18. maddesinde dü-zenlenen bir nisbi (mevsuf -vasıflı) muvazaadır. Mevsuf muvazaada, yanlar, görünürdeki muvazaa-lı işlemin altında, hüküm ve sonuç yaratmasını istedikleri başka bir işlem yaparlar… Borçlar Ka-nunu’nun 18. ve Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddelerine göre, hukuki işlemlerde bildirimde bulu-nanın kullandığı sözlere bakılmayarak, objektif iyiniyet kuralları gereğince kendisine karşı bildi-rimde bulunulanın sözlerinden ne gibi bir anlam çıkarması gerekiyorsa, ona uygun yorum yapıl-malıdır… Muris muvazaasında, miras bırakan ile sözleşmenin karşı tarafı aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini, genellikle satış veya ölünceye kadar bakma akdi ile gizlerler. Görünüşteki sözleşmenin vasfı, tamamen değiştirildiğinden muris muvazaası aynı zamanda tam muvazaa özelliği de taşır… Muris muvazaası ile taraf muvazaası arasında kasıt yönünden farklılık vardır. İlkinde, mirasçıları, diğerinde ise üçüncü kişileri aldatma ve zarar uğratma kastı vardır. Bu sebeple muris muvazaasında, murisin mirastan mal kaçırmak amacıyla hareket edip etmediği önemlidir. Bunun dışında mirasçıların kim olduğunun önemi yoktur.
Muris muvazaası, Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi dışında herhangi bir kanuni düzenlemeye tabi tutulmamıştır. Kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve ilmi görüşlerden almakta ise de esas dayanağını, 1.4.1974 tarih ve 1974/1-2 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı oluştur-maktadır…” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2011/4-359 K. 2011/405 T. 8.6.2011)
Yukarıdaki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında da belirtildiği üzere, kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas dayanağını, 1.4.1974 tarih ve 1974/1-2 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı oluşturmaktadır. Söz konusu içtihadı birleştirme kararının sonuç kısmı aşağıya alınmıştır.
“…Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicillinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu`nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanun`un 507. ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 1.4.1974 günlü ikinci toplantısında oy çokluğuyla karar verildi…” (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu E. 1974/1 K. 1974/2 T. 1.4.1974)
1.4.1974 tarih ve 1974/1-2 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtilen ilkeler daha sonra kabul edilen 22.5.1987 tarih ve 1986/4 Esas, 1987/5 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında ve 16.3.1990 tarih ve 1989/1 Esas 1990/2 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benimsenmiş ve uygulama bu yönde gelişmiştir.
“…1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı esas itibariyle muvazaalı tasarruflar karşısında gerek kız çocuklarını erkek çocuklarla eşit miras hakkına kavuşturmak ve gerekse murisin çocukları arasında eşitliği sağlamak amacıyla çıkarılmış olup, bu düzenlemenin toplumun ihtiyaçlarına cevap verdiği ve hukuk önünde eşitliği sağladığı tartışma götürmeyecek kadar açıktır. Bu çözüm tarzının değiştirilmesini haklı kılacak hiçbir neden görülmemiştir.
Bu durum karşısında, 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının değiştirilmesini veya kaldırılmasını haklı gösterecek bir nedenin bulunmadığı sonucuna varılmıştır…” (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu E. 1989/1 K. 1990/2 T. 16.3.1990)
B. Muris Muvaazasının Unsurları
Muris muvazaası, nisbi muvazaanın bir çeşidi olduğundan dört unsurdan oluşur; görünüşteki sözleşme, muvazaa anlaşması, mirasçılarını aldatma kastı ve gizli sözleşme.
Bu unsurlardan birinin yokluğu halinde artık muris muvazaasından bahsedilemez. Yine kısmi muvazaa halinde, örneğin bedelde muvazaada muris muvazaasından söz edilemez. Çünkü muris muvazaası tam muvazaa halinde mümkündür.
1. Görünüşte İşlem
Tarafların aralarında düzenledikleri muvazaa anlaşması ile geçersiz olduğunu kabul ettikleri sözleşme olup, muvazaalı olan sözleşme görünüşteki bu sözleşmedir ve bu sözleşmenin muvazaalı olduğunun davayı açan mirasçı tarafından ispatı gerekir. Bu işlem ile gerçekte istedikleri sözleşmeyi gizlemeyi amaç edinirler. Örneğin, mirasbırakan mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla gerçekte yaptığı bağışlamayı tapuda satış olarak göstermesi hali. Muris muvazaası iddiaları ile açılan davalarda en çok görülen şekilleri, satış ve ölünceye kadar bakma sözleşmeleridir. Görünüşteki işlemler, eğer bir tapulu taşınmazın devri niteliğinde ise, tapuda devir; eğer tapusuz taşınmazlar ile taşınırların devri ise zilyetliğin devri; borç ikrarı ise, yazılı olarak yapılırlar. Bu şe-kilde düzenlendiklerinden yani kanunun aradığı şekillerde düzenlendiklerinden kanunen geçerlidirler. Ancak, gerçekte ise tarafların gerçek iradelerine uygun olmadıklarından geçersizdirler. Zaten taraflar yaptıkları muvazaa sözleşmesi ile görünüşteki işlemin geçerli olmadığını, gerçek iradelerinin bu olmadığını kabul etmektedirler. Bu husus hukukumuzda daha çok irade teorisinin kabul edildiğini de göstermektedir.
2. Muvazaa Anlaşması
Mirasbırakan ile karşı taraf arasındaki görünüşte yapılan sözleşmenin niteliğini değiştiren, hiç bir şekil şartına bağlı olmayan, tarafların beyanları ile iradeleri arasında bilerek meydana getirdikleri uyumsuzluğu açıklayan anlaşmadır. Örneğin, mirasbırakan aslında bağışlamak istediği taşınmazını tapuda satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi olarak göstermiş, ancak satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin gerçek iradelerini yansıtmadığı konusunda anlaşmışlardır. Bu anlaşma sözlü veya adi yazılı şekilde düzenlenebilir. Ancak, muvazaa anlaşmasının görünüşteki sözleşmeden önce veya en geç onunla aynı zamanda yapılmış olması gerekir. Muvazaa anlaşması ile görünüşteki sözleşmenin tamamı yani niteliği değişir. Muvazaa anlaşması ile görünüşteki sözleşmenin tamamı değil de, bir kısmı hükümsüz hale getirilmişse, örneğin bedelde muvazaa söz konusu ise, yani kısmi muvazaa söz konusu ise muris muvazaası olmaz. Çünkü muris muvazaasından bahsedebilmek için tam muvazaa olması gerekir. Bu durumda yani kısmi muvazaada koşulları varsa tenkis davası açılabilir.
3. Mirasçılarını Aldatma Kastı
Mirasbırakan, görünüşte meydana getirdikleri bir satış sözleşmesi ile ve mirasçıları aldatma kastı ile hareket etmesi gerekir. Mirasbırakan muvazaalı sözleşmeyi mirasçılardan biri veya bir kaçı ile yapmışsa diğer mirasçılarını; eğer üçüncü kişi ile yapmışsa tüm mirasçılarını aldatma kas-tının bulunduğu kabul edilir. Muris muvazaasından bahsedebilmek için temlik tarihinde mirasbırakanın mutlaka bir mirasçısının bulunması ve iptal davasının açıldığı tarihte de davacının mirasçı sıfatını taşıması şarttır.
“…Mirasbırakanın davalı ile 22/10/1976 tarihinde dava konusu edilen satış suretiyle temlikleri gerçekleştirmiş, 1984 yılında davacıyı evlat edinmiş, 22/04/2011 tarihinde ise vefat etmiştir… Muris muvazaasından bahsedebilmek için temlik tarihinde mirasbırakanın mutlaka bir mirasçısının bulunması ve iptal davasının açıldığı tarihte de davacının mirasçı sıfatını taşıması şarttır…Davacı murisin 1984 tarihindeki evlatlık işlemi ile mirasçı konumunda olup, mirasbırakanın başkaca mirasçılarının bulunmadığı veraset belgesinden anlaşılmaktadır. Bu durumda evlatlık işleminden önce yapılan temlik işlemi sırasında murisin bir mirasçısının bulunmadığı açık olup, murisin mirasçılarından mal kaçırma kastı ile hareket ettiği ileri sürülemez…” (İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi E. 2017/1398 K. 2018/103 T. 23/01/2018)
Dava açanın mirasbırakanca yapılan muvazaalı işlem tarihinde mirasçı olması zorunlu mu, ya-ni muvazaalı işlem tarihinden sonra mirasçı olanlar, örneğin sonradan evlenen eş veya sonradan doğan çocuk gibi, mirasçı olmalarından önceki işlemler yönünden muris muvazaası nedenine da-yalı iptal davası açabilirler mi sorusuna gelince; aşağıdaki Yargıtay kararlarına göre, mirasçının muris muvazaası nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteminde bulunabilmesi için mirasbırakanın temlikte bulunduğu tarihte mirasçısı olması şartı yoktur. Kişi daha sonra mirasçı olsa bile, kendisi-nin mirasçı olmasından önce mirasbırakanca gerçekleştirilen temliklerin muris muvazaası nede-niyle iptalini isteme hakkı vardır. Çünkü muvazaalı işlemle temlik edilen malın terekeye döndü-rülmesi için dava açıldığında muvazaalı işlem baştan itibaren geçersiz olacağından dava sonucu mal terekeye iade edilecektir. Yani mirasın açıldığı tarihte (mirasbırakanın ölüm tarihinde) mirasçı olmakla hak sahibi olunduğundan muvazaalı işlem tarihinde mirasçı olup olmamasının önemi yok-tur. Yine HGK’nun 01.3.2000 tarih ve 2000/1-126 Esas, 2000/143 Karar sayılı kararında, “…mirasbırakanın muvazaalı temlikinden sonra evlat edindiği veya evlendiği kişinin yahut ana rahmine düşen çocuğun muris muvazaasına dayanarak tapulu taşınmazlar hakkında açtığı iptal ve tescil davalarında 1.4.1974 tarih ½ sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulama yeri bulacağı buna bağlı olarak somut olayda da davacının dava açabileceği kabul edilmeli…” görüşü ile davacının mirasbırakanın temlik yaptığı tarihte mirasçı olması gerekmediğine hükmetmiştir.
“…miras bırakanın muvazaalı temlikinden sonra evlat edindiği veyahut evlendiği kişinin ya da ana rahmine düşen çocuğun muris muvazaasına dayanarak tapulu taşınmazlar hakkında aç-tığı iptal tescil davalarında 01.04.1974 gün ve ½ sayılı İçtihatları Birleştirme Kararının uygulama yeri bulacağı, buna bağlı olarak da dava açılabileceği kabul edilmektedir. Çünkü buradaki önemli husus, dava açan kişinin kendisinden değil, terekeden mal kaçırmak amacıyla temlik yapıldığını kanıtlamaktan ibarettir…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 2012/5538 K. 2012/8315 T. 02.07.2012)
“…22.05 1987 tarih 4/5 Sayılı İnançları Birleştirme Kararının sonuç bölümünde de “miras bırakanın yaptığı temliki tasarruflardan zarar gören mirasçıların” dava açabilecekleri belirtilmiştir.
Öte yandan, Medeni Kanunun 580. maddesi uyarınca “mirasçı olabilmek için miras bırakanın ölümü anında mirasa ehil olarak sağ olmak şarttır. Mirasın açıldığı anda sağ olan mirasçı sonra-dan ölürse onun miras hakkı kendi mirasçılarına kalır” hükmü getirilmiştir.
Medeni Kanunun değinilen açık hükümleri karşısında ve istikrar kazanmış Yargıtay İçtihatlarında murisin temliki işlemi yaptığı tarihteki çocukları ve bundan sonra ana rahmine düşen çocukları (mirasçıları) arasında dava açma hakkı yönünden bir fark gözetilmemiştir. Bunun yanısıra miras bırakanın başka bir mirasçısının muvazaa nedeniyle dava açıp, tapu kaydının iptali ile terekeye döndürülmesini sağladığı takdirde temlik tarihinden sonra mirasçı olan kişinin o taşınmaza payı oranında malik olacağı da kuşkusuzdur…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 2004/729 K. 2004/3857 T. 6.4.2004)
“…Davacı temlik yapıldığı tarihte mirasçı değildir. Ancak, mirasbırakanın kendisinden mal kaçırdığı başka mirasçısı bulunmaktadır. Davacı daha sonra mirasbırakan ile evlenmiş, mirasçı olmuştur. Aslında tereke malı iken yapıldığı andan itibaren geçersiz sayılan muvazaalı bir temlik nedeniyle başkasının üzerinde gözüken taşınmazda payı olan davacının tapu kaydının iptali için dava açmakta hem hakkı, hem de hukuki yararı bulunmaktadır…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 1991/14394 K. 1992/2628 T. 05.03.1992)
Mirasbırakanın işlemi düzenlerken, mirasçılarını aldatma kastı ile hareket ettiğinin, yani amacının mirasçılarından mal kaçırmak olduğunun ispatlanması gerekir.
Mirasçı, iptalini istediği sözleşmenin tarafı konumunda olmadığından iddiasını tanık dâhil her türlü delil ile ispat edebilir. Ancak, mirasbırakanın mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla değil de, başka amaçlarla örneğin haciz tehdidi altında malını bir üçüncü kişiye devretme gibi hallerde mirasbırakan devrettiği bu malının iadesi için dava açmadan ölmesi durumunda, davayı açacak olan mirasçı mirasbırakanın külli halefi olarak yani mirasbırakana teb’an davacı olacağından sözleşmenin tarafı gibi ispat kurallarına tabi olacaktır. Ayrıca bu durumda yani mirasbırakanın mirasçılardan mal kaçırma amacıyla değil de başka bir nedenle devir yapmışsa yani mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteliğindeki muris muvazaası ve elatmanın önlenmesi gibi davalar dışında ehliyetsizlik, hata, hile, gabin, vekâlet yetkisinin kötüye kullanılması, vs. gibi hukuki nedenlere dayalı tapu iptali ile tescil istemli davalarda mirasçının tereke adına dava açması gerektiğinden kendi miras payı oranında tapu iptali ve tescil istemişse dava reddedilecektir. Çünkü bu durumda davanın diğer mirasçıların onaylarının alınması veya onay alınamazsa tereke temsilcisi atanarak devamı mümkün değildir..
4. Gizli Sözleşme
Mirasbırakan ile karşı tarafın gerçek iradelerine uygun olan, ancak saklanan ve genellikle bağış sözleşmesi şeklinde yapılan sözleşmedir. Gizli sözleşme mirasbırakan ile bağış yaptığı kişinin gerçek iradelerine uygun olduğundan geçerli bir sözleşmedir. Bu nedenlerle tarafları ve külli haleflerini bağlar. Bu nedenle örneğin tapusuz taşınmazların devrine ilişkin gizli sözleşmeler geçerlidir. Bu durumda ancak tenkis veya mirasta iade davası açılabilir. Yani işlemin muris muvazaası yolu ile iptali mümkün değildir. Ancak, tapulu taşınmazlarda bağış sözleşmelerinin, TBK’nın 288., TMK’nın 706. ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerine göre resmi şekilde yapılmaları zorunludur. Aynı zorunluluk, taşınmazın veya taşınmazın üzerindeki ayni hakların bağışlanması halinde de geçerlidir. Bu nedenlerle, gizli sözleşme şekil noksanlığı nedeniyle geçersizdir. Ancak aşağıdaki hallerde gizli sözleşmede şekle aykırılık iptal nedeni olarak ileri sürülemez.
a. Dürüstlük Kuralı
TMK’nın 2. maddesindeki iyiniyet objektif iyiniyet yani dürüstlük kuralı olup, amacı, kişilerin haklarını ve borçlarını yerine getirirken doğru, namuslu, ölçülü ve yaptığı eylemin sonucunu bile-bilecek bir kimsenin benzer olaylardaki gibi davranmasını sağlamaktır. Ancak, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun 25.1.1984 tarih ve 1983/3-1984/1 sayılı kararında açıklandığı üzere TMK’nın 2. maddesi genel kural olup, ancak özel ve pozitif bir hukuk kuralı bulunmadığı zaman uygulanmalıdır. Aksi halde, her olayın TMK’nın 2. maddesi ile çözümlenmesi halinde, belirsiz, soyut, kişiden kişiye değişen hakkaniyet kurallarına göre çözümlenmesi yoluna girilmiş olur ki, bu da büyük sakıncalara yol açar ve toplum düzeninin bozulmasına neden olur.
Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, şekle aykırı olarak yapılan işlemden doğan edimlerin ifasından sonra şekle aykırılığı dile getirmek, hakkın kötüye kullanılması teşkil eder. Ancak muris muvazaasında, gizli sözleşme yönünden şekil kuralı ile ilgili kanun hükmü esas alınmadır. Çünkü tapulu taşınmazlarda şekil kamu yararı ve toplum düzeni için faydalı ve zorunludur. Yargıtay içtihatlarıyla taşınmazların devirlerinde uygulanan şekil kurallarına uymamanın müeyyidesinin kesin hükümsüzlük (butlan) olduğuna karar vermiştir. Bu nedenle kanunda öngörülen şekil şartı, emredici niteliktedir ve hâkim şekil noksanlığını taraflar ileri sürmemiş olsalar dahi yargılamanın her safhasında re`sen göz önüne almak zorundadır.
b. 3402 Sayılı Kadastro Kanunu’nun 13/B Maddesinin Uygulanması Halinde
Tapulu taşınmazların devri TMK’nın 706. ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerine göre resmi şe-kilde yapılmış olmalarına bağlı olmasına rağmen, 3402 Sayılı Kadastro Kanunu’nun 13/B madde-sine göre, kayıt sahibi veya mirasçılarının kadastro teknisyeni huzurunda muvafakatları halinde zilyet adına tespit ve askı ilan süresinde itiraz olmaz ise tescili yapılır. Bu durumda mirasbırakanın tapulu taşınmazını devri halinde artık gizli sözleşmenin şekil koşullarına uyulmadığı gerekçesi ile iptali istenemeyeceğinden muris muvazaası da olmaz.
“…Dava, BK’nın 18. maddesinden kaynaklanan muvazaa hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir…
3402 sayılı Kadastro Yasası`nın 13/B maddesinde bu kanunların genelde bir tasfiye yasası olmaları nedeniyle MK. ‘un 634 ve MK. ‘un 213. maddesinde mülkiyetin naklinde öngörülen buyurucu nitelikteki hükümlere ayrık bir düzenleme getirilmiştir. Buna göre kayıt sahibinin tapulama sırasında kadastro teknisyeni huzurunda taşınmazının zilyedi adına tespit ve tesciline, muvafakatinin bildirmesi, mülkiyetin zilyet adına geçirilip onun üzerine tespitin yapılabilmesi için yeterli kabul edilmiştir. Eş anlatımla kadastro teknisyeni huzurunda verilen muvafakat bildirimi, resmi memur önünde serbest irade ile belirtilen tescil isteme beyanı olarak görülmüştür. Kayıt sahibinin zilyet adına tespite muvafakat beyanının haricen satış gibi ya da başka bir nedene dayandırılarak ileri sürülmüş olması da bu kabulde sonuca etkili değildir.
Öte yandan, çekişmeli taşınmazlardan 37 ve 111 parsellerin öncesi tapusuzdur. Tapusuz taşınmazlar üzerindeki zilyetlikten ibaret hakkın devrine ilişkin sözleşmeler ise, hiç bir şekil şartına bağlı olmadığından geçerlidir. Teslim ile mülkiyet alıcısına geçer.
Hal böyle olunca, mahkemece çekişmeli taşınmazlara ait davalı üzerine oluşan sicillerin daya-nağı bağış akdinin gerekli biçim koşulunu da taşıdığı cihetle geçerli bulunduğu bu yerlerdeki mülkiyetin davalıya geçtiği gözetilerek davanın reddi gerekirken…”
C. Muris Muvaazası Nedeniyle İptal Edilemeyen İşlemler
Yukarıda izah edildiği üzere muris muvazaası TBK’nın 19. maddesinde düzenlenen genel muvazaanın bir çeşidi olan nisbi muvazaa kapsamında değerlendirilir. Ancak muris muvazaasının asıl kaynağı 1.4.1974 tarih ve 1974/1-2 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararıdır. Bu içtihadı birleştirme kararı yalnız murisin adına kayıtlı tapulu taşınmazlarının temlikinde uygulanabilir. Bunun dışında temliklerde muris muvazaası nedeniyle iptal kararı verilemez. Şartları varsa TBK’nın 19. maddesinde düzenlenen genel muvazaa nedeniyle iptaline karar verilebilir. Aşağıda murisçe yapılmış olmasına rağmen muris muvazaası nedeniyle iptaline karar verilemeyen işlemler alınmıştır.
“…Muris muvazaası, Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi dışında herhangi bir kanuni düzenleme-ye tabi tutulmamıştır. Kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve ilmi görüşlerden almakta ise de esas dayanağını, 1.4.1974 tarih ve 1974/1-2 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı oluşturmaktadır… İçtihadı Birleştirme Kararı’nın, sadece miras bırakanın, tapulu taşınmazlarının devir ve temliklerinde yapmış olduğu muvazaalı işlemler için geçerli olduğudur. 2918 Sayılı Kanun gereğince trafik siciline tescili zorunlu araçlar dışındaki araçlar ve taşınır mallar ile tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların temliklerinde gizli bağış sözleşmesi şekle bağlı olmayıp geçerli bulunduğu ve zilyetliğin devri ile mülkiyet karşı tarafa geçtiğinden bu içtihatların uygulama yeri yoktur… Aynı şekilde, menkul malların zilyetliği, bağışlama ile devredilmiş veya bağışlama konusunda yazılı bir taahhüt alınmış ve menkul mal karşı tarafa teslim edilmişse, artık, muvazaa ne-denine dayalı iptal davası açma olanağı kalmamış demektir. Muris muvazaası hükümlerinin ve is-pat vasıtalarının, menkullerde uygulanma olanağı yoktur…” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2011/4-359 K. 2011/405 T. 8.6.2011)
1. Tapusuz Taşınmazların Devri İşlemleri
Tapusuz taşınmazlar taşınır mal niteliğinde kabul edildiklerinden ve bu nedenle devir işlemi zilyetliğin devrinden ibaret olduğundan, bu sözleşmeler hiçbir şekil şartına bağlı olmadığından geçerlidir. Bu tür sözleşmeler hakkında 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı yoktur. Çünkü görünürdeki işlem geçerliyse muvazaa iddiası dinlenmez.
“…davanın konusunu oluşturan bu olayda biran için mahkemenin benimsendiği gibi miras bırakan İbrahim’in davalı Fatma ile yaptığı gerçek sözleşme bağışlama olarak kabul edilse dahi, hukuki işlemin (yani sözleşmenin) konusu olan her iki taşınmaz tapu sicilinde kayıtlı bulunmadığına göre, tapusuz taşınmazlar üzerindeki zilyetlikten ibaret olan hakkın devri hususuna ilişkin gizli sözleşme hiçbir şekil şartına bağlı olmadığından geçerlidir. O halde, davacı tapusuz taşınmazların muvazaalı bir şekilde bağış yoluyla davalı tarafa zilyetliğin devir ve teslim olunduğuna ilişkin belgenin iptalini istemesi mümkün değildir. İptali istenen belge geçerli olduğuna göre, davacı taraf ancak koşulları gerçekleşirse tenkis isteyebilir…” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 1979/13-1905 K. 1982/966 T. 22.12.1982)
“…Hemen belirtmek gerekir ki; tapuda kayıtlı olmayan taşınmazlar taşınır mal niteliğindedir ve zilyetlikten ibaret olan hakkın devri suretiyle yapılan sözleşmeler hiçbir şekil koşuluna bağlı değildir. Bu nedenle gizlenerek yapılan bağışlama niteliğinde tasarruf da geçerlidir. Mirasbırakan tarafından tapusuz taşınmazların zilyetliğinin devri suretiyle gerçekleştirilen geçerli işlemlere karşı 1.4.1974 gün 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri yoktur…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 2014/14294 K. 2016/9521 T. 18.10.2016)
2. Taşınırların Devri İşlemleri
Taşınır malların mülkiyeti zilyetliğin devri ile gerçekleşir. Kural olarak şekle tabi değildir. Gizli sözleşmede şekil şartının bulunmaması nedeniyle taşınır malların devrinde muris muvazaası nedeniyle devrin iptaline karar verilemez.
“…Hemen belirtilmelidir ki; taşınmaz mallar dışındaki değerlerde, eş söyleyişle taşınır mal, alacak ve haklarda, zilyetliğin geçişi yollarından olan kısa elden teslim, zilyetliğin havalesi ve hükmen teslim ile bağışlama yapılabileceği, burada özel olarak bir biçim öngörülmediği kuşkusuzdur. Nitekim 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 237/1. maddesi, “Elden bağışlama, bağışlayanın bir şeyi bağışlanana teslim etmesiyle vücut bulur.” hükmünü amirdir.
Şu durumda, taşınmazların şekil şartına bağlı olmaksızın elden bağışlanabilme olanağı bulunmadığı halde; taşınır mallar ve alacakların zilyetliğinin devri konusunda bir geçerlik şekli öngörülmediğinden, hukuken taşınır eşya niteliğinde sayılan değerlerin bağışlanması ya da bağış amacıyla bedelsiz olarak devredilmesi işlemi hukuken geçerlidir. O halde; taşınır mal, alacak ve haklarda muvazaa iddiasının dinlenmesi olanaklı değildir…” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E. 2017/2861 K. 2017/4477 T. 18/09/2017)
3. Vasiyetname Yolu ile Yapılan Kazandırmalar
Vasiyetname yolu ile yapılan kazandırmalarda 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı yoktur.
“…Somut olaya gelince; miras bırakan ..payını vasiyetname yolu ile davalılara bıraktığı kay-den sabittir. Bu işlem yönünden yukarıda açıklanan 1.4.1974 tarih, 1/2 Sayılı İçtihadı Birleştir-me Kararının uygulanma yeri yoktur…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 2014/5044 K. 2014/7189 T. 7.4.2014)
“…Kural olarak, muvazaa, iki taraflı işlemler için söz konusu olup, tek taraflı irade beyanı niteliğinde olan ölüme bağlı tasarruflarda (vasiyetnamelerde) , muvazaadan söz edilemez. Mahkemece, muvazaa nedeniyle vasiyetnamenin iptaline karar verilmesi doğru görülmemiştir…” (Yargı-tay 3. Hukuk Dairesi E. 2013/15169 K. 2013/17434 T. 9.12.2013)
4. Bağışlama Yolu ile Yapılan Kazandırmalar
Bağışlamalar yolu ile yapılan kazandırmalarda 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı yoktur.
“….Hibe niteliğindeki bu işleme karşı muvazaa iddiasında bulunulamaz. Bu işleme karşı ancak saklı payı ihlal edilen mirasçı ya da mirasçılar tenkis isteminde bulunabilirler…” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2003/17-729 K. 2003/751 T. 10.12.2003)
“…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis isteklerine ilişkindir…Bilindiği üzere, bağış (hibe) geçerli bir işlem olup bu tür işlemlerde 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararı’nın uygulama yeri bulunmadığı, koşullarının varlığı halinde ancak tenkis hükümlerinin uygulanabileceği kuşkusuzdur…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 2014/16393 K. 2017/426 T. 24.01.2017)
5. Gizli Bağış Yolu ile Yapılan Kazandırmalar
Mirasbırakanın gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi adına kaydettirmesi halinde 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı yoktur. Çünkü 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabilmesi için, mirasbırakanca devredilen taşınmazın mirasbırakanın tapu malı olması, gerçekte bağışlamak istediği bu malı ile ilgili olarak resmi memur huzurunda, iradesini satış doğrultusunda açıklaması gerekir. Ancak bu durumda mirasbırakanın bu tasarrufu diğer mirasçıların saklı paylarını zedeliyorsa tasarrufun tenkisi istenebilir.
“…01.04.1974 tarihli ½ sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır. Murisin gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı miras-tan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi adına kaydettirmesi halinde, diğer bir söyleyişle bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anı-lan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağlanamaya-cağı; koşulları var ise tenkis istenebileceği Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.12.1992 tarihli 586/782; 21.9.1994 tarihli 248/538; 21.12.1994 tarihli 667/856; 11.10.1995 tarihli 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; Dairenin yargısal uygulaması bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 2015/381 K. 2017/3326 T. 08.06.2017)
6. Kooperatif Ortaklık Payı Devri
Mirasbırakanın kooperatif ortaklığını devri muris muvazaası sayılamaz ve bu nedenle muris muvazaası nedenine dayalı tapu iptali ile tazminat davası açılamaz. Ancak tenkisi istenebilir.
“…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil bu istek kabul edilmediği takdirde tenkis isteğine ilişkindir…Hemen belirtilmelidir ki; mirasbırakan tapuda taşınmazı mal temlik etmediğinden, kooperatif payı devrine ilişkin tasarrufu ile ilgili olarak 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunmamaktadır. Böyle bir tasarrufun koşullarının varlığı halinde tenkis hükümlerine tâbi olacağı açıktır. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil talebinin reddine karar verilmesi gerekirken, anılan husus nazara alınmadan kabulüne karar verilmiş olması doğru değildir…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 2014/8917 K. 2016/6387 T. 24.05.2016)
7. Şirket Ortaklık Payının Devri
Kişisel hakkın temliki niteliği taşıyan şirket paylarının devri işleminde 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması olanaklı değildir.
“…Hemen belirtmek gerekir ki, kişisel hakkın temliki niteliği taşıyan şirket paylarının devri işleminde 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması olanaklı değildir…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 2014/3824 K. 2015/12948 T. 10.11.2015)
8. Harici Satış Sözleşmesinin Muris Tarafından Mahkemede Kabulü Nedeniyle Mahkemece Yapılan Tescil İşlemi
Mirasbırakan tapulu taşınmazını bağışlamış olmasına rağmen, haricen satılmış gibi senet düzenlenmiş ve senet lehtarı bu senede dayalı olanak tapu iptalini mahkemeden istemişse, mahkemece de -mirasbırakanın kabulü nedeniyle- tapu iptaline karar vermişse, artık şekil eksikliği ne-deniyle tapu iptali istenilemez. Çünkü tapu mahkeme kararı ile oluşmuştur. Bu durumda muris muvazaası nedeniyle iptal davası da açılamaz. Çünkü 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabilmesi şartları gerçekleşmemiştir.
Ancak düzenlenen senedin muvazaalı olduğunu ispatlayarak ve bu yolla tapu kaydının yolsuz tescil olduğunu mahkeme kararı ile sabit hale getirerek tapunun iptali istenilebilir.
9. Noterde Düzenlenen Satış Vaadi Sözleşmesine Dayalı Mahkemece Yapılan Tescil İşlemi
Mirasbırakan tapulu taşınmazın noterde satış vaadini yapmış ve satış vaadinin diğer tarafı mahkeme kararı ile tescilini sağlamışsa, şekil kurallarına aykırılık olmadığından yapılan tescilin muris muvazaası hukuki nedenine dayanarak iptali sağlanamaz. Çünkü 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabilmesi şartları gerçekleşmemiştir.
Ancak, taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin muvazaalı olduğu iddia edilip iptali sağlanırsa, tapu kaydı yolsuz tescile dönüşeceğinden bu yolla tapu iptali istenebilir.
10. 3402 Sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. Maddesindeki Hakdüşürücü Süreye Tabi İşlemler
3402 Sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinde düzenlenen on yıllık hakdüşürücü süreye tabi işlemlerde 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı yoktur. Söz konusu maddeye göre, kadastro öncesi nedenlere dayalı tapu iptali ile tescilini istemek için tespit tutanağının kesinleşmesi tarihinden itibaren on yıl içerisinde dava açılması gerekir. Bu süre hakdüşürücü süre olup, tarafların ileri sürmelerine gerek olmaksızın mahkemece resen uygulanır.
İşte, mirasbırakan tarafından kadastro tespitinden önce muvazaalı olarak devredilen taşınmazı kadastro tespiti yapılmadan önce mirasbırakan ölmüş ve taşınmaz muvazaanın diğer tarafı adına tespit edilmiş ve kadastro tespitinin kesinleşme tarihinden itibaren on yıl geçmişse, artık kadastro öncesi nedenlere dayalı tapu iptali ile tescili istenilemeyeceğinden, muvazaa nedenine dayalı olarak tapunun iptali istenilemez. Bu yönde açılan davanın hakdüşürücü süre nedeniyle iptali gerekir. Ancak, mirasçıların miras hakkına dayalı dava açma hakları mirasbırakanın ölüm tarihinden sonra meydana geleceğinden, mirasbırakan kadastro tespitinin kesinleşmesinden sonra ölmüşse, açılacak davanın bu nedenle reddi yoluna gidilemez.
11. 3402 Sayılı Kadastro Kanunu’nun 13/B-b Maddesi Gereği 10 Yıllık Süreye Tabi İşlemler
3402 Sayılı Kadastro Kanunu’nun 13/B-b maddesi tapuda kayıtlı taşınmazlar hakkında olup, aşağıdaki HGK’nun kararına göre mirasbırakan tarafından muvazaalı olarak temlik edilmiş olsa bile, bu madde gereği tespit tutanağı düzenlenen taşınmazların şekil eksikliği ileri sürülemez. Aynı şey kadastro tespit tutanağı düzenlenmeyen ancak zilyetlik dava tarihine kadar on yıl sürmüş taşınmazlar için de geçerlidir.
“…murisin temliki tasarruflarının iptaline imkân tanıyan ve tevhidi içtihat kararının uygulanabilmesi için, temliki tasarrufa konu yapılan taşınmazın murisin tapulu malı olması, gerçekte bağışlamak istediği bu malı ile ilgili olarak tapu memuru huzurunda, iradesini satış doğrultusunda açıklaması icap eder.
Oysa olayda, dava konusu taşınmazların mülkiyetinin davalılara devrini sağlayacak bir sözleş-me mevcut olmayıp tescil isteği niteliğinde bulunan ve tapu teknisyeni huzurunda yapılan ve taraflı bir tescile muvafakat beyanı mevcuttur. Yorum yolu ile de yukarıda açıklanan Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulama alanı genişletilemez.
Bu durumda olayda 1.4.1974 gün 1/2 sayılı İBK’nın uygulama yeri bulunmadığına değinen Özel Daire bozma kararı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2.4.1988 gün 543/861 sayılı kararında da açıkça vurgulanan ilkeye de tamamen uygundur…” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 1996/1-336 K. 1996/493 T. 19.6.1996)
12. Araç Satışına İlişkin İşlemler
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu 20/d maddesi gereği, tescil edilmiş araçların her çeşit satış ve devirlerinin noterlerce yapılması zorunludur. Yani aracın satış yoluyla mülkiyetinin geçmesi için noterlerce bir sözleşmenin yapılması gerekir ki, bu biçim bir geçerlilik koşuludur.
Ancak aşağıdaki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Daire kararlarından da anlaşılacağı üzere, araç satışlarında muris muvazaası nedeniyle iptal kararı verilemez. Çünkü 1/4/1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile getirilen muris muvazaası nedeniyle iptal ancak tapulu taşınmazların devirlerinde uygulanabilir. Bu nedenle mirasbırakan tarafından yapılmış olsa bile araç satışlarında muris muvazaası değil, şartları varsa TBK’nın 19. maddesinde düzenlenen genel muvazaa nedeni ile iptal kararı verilebilir.
“… dava konusu ..F 7824 ve…FF 237 plakalı sayılı araçların davalı Sevinç’e devri iddiası bakımından muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğinde bulunulması mümkün değildir. Ancak; BK’nın 18. maddesi (TBK’nın 19. maddesi) ile genel muvazaa düzenlenmiş olup,…resmi sicillere bağlı tutulan malların muvazaalı devrinde BK’nın 18. maddesinin (TBK’nın 19. maddesi) uygulanabileceği ve muvazaa iddiasının araştırılacağı yasal ve yargısal uygulama gereğidir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.05.1999 günlü ve 1999/4-286 esas, 1999/293 karar sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir…” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 2015/1635 K. 2015/3655 T. 17.03.2015)
13. İyiniyetli Üçüncü Kişilere Yapılan Devirler
TMK’nın 1023. maddesinde “Tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur.” şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile kastedilen, iyiniyetli üçüncü kişilerin belirli şartların varlığı halinde tapu kütüğünde-ki kayda güvenerek, tasarruf yetkisi bulunmayan kimseden kazandıkları ayni hakların korunmasıdır. Üçüncü şahıs, tapuda adına yolsuz tescil bulunan şahıslar ve onların mirasçıları dışın-da olan kişilerdir.
Tapu kütüğüne güven ilkesinden yararlanmak için; üçüncü şahısların kazandığı hakkın bir ayni bir hak olması, aleniyet aracı olan tapu sicilinin gerçek hak durumunu yansıtmıyor olması yani yolsuz tescilin bulunması, edimin tapu sicilinin (tapu kütüğü, kat mülkiyeti kütüğü, tamamlayıcı diğer ana siciller yani yevmiye defteri, belgeler ve plan) yansıttığı görüntüye dayanmalı ve kazanımın bir hukuki işlemle (satış gibi) gerçekleşmesi, ayni hak edinenin üçüncü kişi olması ve edinenin iyiniyetli olması gerekir. Buradaki iyi niyet, hakkın edinildiği anda hakka ilişkin tapu sicilin-de yansıyan görüntünün gerçeği yansıtmadığının yani lehine tescil bulunan kişinin ayni hakkın sahibi olmadığının hakkı edinen tarafından bilinmemesi veya bilinmesinin beklenmemesi anlamına gelir. İyi niyet sicil dışı bir unsura ilişkin olması durumunda korunmaz. Örneğin, üçüncü kişinin edinimi sahte vekâlete dayanıyorsa veya edinim ehliyetsizlik nedeniyle hükümsüzse bu durumda iyi niyet korunmaz. Yargıtay bazı fiili karinelerden hareketle kişinin iyiniyetli olup olmadığına karar vermektedir. Bu karinelerin bazıları şunlardır; tapuyu devreden ile devralan üçüncü kişi arasındaki yakın akrabalık, arkadaşlık, komşuluk bağı, taşınmazın kısa zaman aralıkları ile devri ve bedelinin çok altında devri.
III. Sonuç
Bu çalışmanın amacı, yasal düzenlemeler, Yargıtay içtihatları ve uygulama dikkate alınarak, genel olarak muvazaa ve özel olarak muris muvazaası açısından uygulamacıya yararlı olacak, teorik bilgilerden çok, uygulamada karşılaşılan sorunlara çözüm sağlayacak bilgileri bir arada sunmak ve bu yolla hak kayıplarının önlenmesine bir nebze yardımcı olmaktır. Ancak, yukarıda belirtildiği üzere, özü iki başlıkta anlatılsa dahi, her iki konu bir makalenin boyutunu çok aşacağından, çalışma daha çok her iki konunun özüne ilişkindir.
Kaynakça:
- DURAL, Mustafa/ÖZ, Turgut: Türk Özel Hukuku Cilt IV Miras Hukuku, 8. Baskı, İstanbul 2015.
- EREN, Fikret: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 16. Baskı, Ankara 2014.
- İMRE, Zahit/ERMAN, Hasan: Miras Hukuku, 12. Basım, İstanbul 2016,
- KILIÇOĞLU, Ahmet: Miras Hukuku, 6. Baskı, Ankara 2015,
- KOCAYUSUFPAŞAOĞLU, Necip: Miras Hukuku, 3. Baskı, İstanbul 1992,
- KOVAN, Hüseyin: 100 Soruda Muris Muvazaası Nedeni ile Tapu İptal ve Tescil Davaları ile Tasarrufun İptali Davaları, 2. Baskı, Ankara 2017,
- ÖZKAYA, Eraslan: Açıklamalı-İçtihatlı İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, 4. Baskı, Ankara 2011,
- ÖZUĞUR, Ali İhsan: Türk Medeni Kanunundan Önce ve Sonra Miras Hukuku, 3. Baskı, Ankara 2009,
- ÖZUĞUR, Ali İhsan: Açıklamalı- İçtihatlı Tenkis, Mirasta Denkleştirme ve Muvazaa Davaları, 5. Baskı, Ankara 2015,
- ÖZTAN, Bilge: Medeni Hukukun Temel Kavramları, 19. Baskı, Ankara 2013,
- ÖZTAN, Bilge: Miras Hukuku, 6. Baskı, Ankara 2014,
- PEKCANITEZ, Hakan/ TAŞ KORKMAZ, Hülya: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, 15. Baskı, İstanbul 2017,
- VARDAR HAMAMCIOĞLU, Gülşah:Medeni Hukuk’ta Tasarruf İşlemi Kavaramı, 1. Baskı, İstanbul 2014.